Ana Sayfa Söyleşi Erdoğan korporatizmi – Tufan Sertlek

Erdoğan korporatizmi – Tufan Sertlek

Yoksulları besleyerek, örgütleyerek diktatörlüğün payandası haline getiren rejimin adı korporatizm. Erdoğan diktatörlüğünün kuracağı yeni emek rejimi bu anlamıyla büyük oranda korporatist özellikler taşıyacak gibi görünüyor

Giriş Tarihi: 15 Ağustos 2014 Cuma 09:18
Erdoğan korporatizmi – Tufan Sertlek

Cumhurbaşkanımızı seçtik. Erdoğan'ın tek adamlığına giden yola girmiş olduk. AKP iktidarı aslında yeni kapitalist düzenin siyasal iktidarını oluşturma gayretinden başka bir şey yapmıyor. Yeni kapitalist düzen dediğimiz neoliberalizm. Yani uluslararası alanda sosyalist tehdidin, ulusal planda emekçilerin siyasal ve sendikal örgütlerinin baskısının olmadığı, emek sömürüsünün azamileştirildiği vahşi kapitalist düzenin adı.

Bu rejim Türkiye'de ilk kez, 12 Eylül faşizmini saymazsak, ANAP iktidarı eliyle kurulmaya çalışılmıştı. ANAP lideri Özal da tıpkı Erdoğan gibi kişiselleştirilmiş bir yürütme gücü kurarak yeni kapitalist düzeni uygulamak istemişti. Amaç sadece kişisel diktatörlük merakı değildi, yeni kapitalist düzenin halk düşmanı uygulamalarının (parlamento, yargı, muhalefet partileri vb.) sistem için engellere takılmadan hızla yasallaşması ve yürürlüğe girmesi idi. Belki gençler hatırlamaz o zaman da emek muhalefeti popüler anlamda doğrudan Özal'ı hedef alan bir siyasal mücadele yürütmüştü. "Çankaya'nın şişmanı, işçi düşmanı" sloganı çok tutmuştu emekçiler arasında. Siyasal anlamda ise "Özal Diktatörlüğü" kavramı literatürümüze girmişti. Ancak o günün siyasal denklemi içinde Özal bunu başaramadı, geri adım atmak zorunda kaldı ve ANAP eridi gitti.

Yine 1980'li yılları yaşayanlar bilir, Türkiye'nin önüne örnek olarak gösterilen ülke Güney Kore idi. Güney Kore'nin en önemli özelliği ise uluslararası kapitalist düzen içinde hızla büyümesi ve güçlenmesiydi. Güney Kore 1980'li yıllar boyunca korkunç bir sivil diktatörlük eliyle yeni kapitalist düzenin örnek ülkesi haline getirildi. Uluslararası emperyalist sistemin gözbebeği olmuştu. Şimdi tam hatırlayamıyorum ama bir öğrenci-işçi eylemi sonucunda işgal edilen büyükçe bir yerleşim yeri devlet güçleri tarafından basılmış ve yüzlerce eylemci öldürülmüştü. Güney Kore'nin o dönemdeki güçlü sendikal hareketi bu süreçteki mücadelelerden çıktı ve halen tüm baskılara rağmen varlığını koruyor.

Türkiye, yeni kapitalist düzeninin altyapısını emek muhalefetinin cılız olduğu 1990'lı yıllar boyunca oluşturmaya çalıştı. Özelleştirme, taşeronlaştırma uygulamaları büyük ölçüde yapıldı. Ancak siyasal yönetim mekanizması buna uygun hale getirilemedi. Türkiye'nin iç siyasal denklemleri ve yakın coğrafyamızdaki konjonktür buna izin vermedi. İslamcı AKP iktidarı bu denklemin çözümünü sağladı ve süreç Özal'dan sonra kaldığı yerden tekrar başladı. Zira dünya çapında emekçilere kan kusturan yeni kapitalist düzen bizim gibi ülkelerde ancak ve ancak "güçlü yürütme" eliyle uygulanabiliyor. Bunun somut şekillenişi ise kişisel diktatörlüğe daralmış bir otoriter rejim. Erdoğan bunun için bütün özellikleriyle mükemmel bir lider olarak siyasetteki yerini aldı.

Ancak Erdoğan'ın Özal ile benzerliği buraya kadar. Özal, yeni kapitalist düzeni idare etmek isterken bunu sadece devir aldığı 12 Eylül faşizminin devlet mekanizmalarını kullanarak yapmaya çalıştı. Bu; çıplak bir baskı aygıtının oluşturulmasından ibaretti. Özal'ın temsil ettiği saf neoliberal ideoloji ve bu bağlamda kurduğu toplumsal ilişki bundan başkasını yapmaya izin vermiyordu. Özal, kendi mitinginde "açım" diye döviz gösteren işçiye gönül rahatlığıyla "ben yoksulu sevmem" diye sınıfsal bir tepki gösterebiliyordu. Bu, Erdoğan'ın şikayette bulunan bir çiftçiye "Ananı al da git" küstahlığından başka bir şeydi.

Erdoğan ise saf bir neoliberal ideolojiyi temsil etmiyor. İslam sosuyla tatlandırılmış bir yeni kapitalist düzeni kurmak için işbaşında. İslam dini ise Türkiye toplumunun ilişki biçimlerini belirleyen en güçlü ve köklü dinamik. AKP iktidarı bu olguyu çok iyi kullanarak toplumu yönetme becerisini bugüne kadar gösterdi. Konumuz açısından İslam dini ile kapitalizmi birbirine yakınlaştıran hususlardan biri ise İslam dininin "merhamet", "sosyal yardımlaşma" gibi kavramlarıyla kapitalizmin "korporatizm" özelliği oluyor.  Korporatizm İtalyan faşizminde olduğu gibi hem açık faşist rejimlerinde hem de Güney Amerika'nın 1950-1960'lı yıllarında olduğu gibi "gizli faşist" rejimlerinde uygulanan bir yönetme biçimi. Yoksulları besleyerek, örgütleyerek diktatörlüğün payandası haline getiren rejimin adı korporatizm.

Erdoğan diktatörlüğünün kuracağı yeni emek rejimi bu anlamıyla büyük oranda korporatist özellikler taşıyacak gibi görünüyor. Bugüne kadar gerek devletin imkanlarının gerekse de iktidara bağlı dinsel ve dinsel olmayan "sivil" kuruluşların imkanlarının AKP seçmeni yoksul vatandaşları ayakta tutmak için ne kadar ustaca kullanıldığını gördük.

Eğer sistem içi bir yıkıcı bir kapışma yaşanmazsa, Erdoğan diktatörlüğünün oyununu bozacak (Kürt hareketinin dinamiklerini saymazsak) tek gelişme dinamiği, bugünkü bütün cılızlığına rağmen, emek hareketi olabilir.* Zira bunun dışındaki gerek Alevi yurttaşlarımızın hak mücadeleleri, gerekse çağdaş yaşamı savunma mücadeleleri ve kadınlara yönelik geleneksel ve dinsel baskıya karşı mücadeleler ötekileştirilmeye ve marjinalleştirilmeye çalışılıyor ve çalışılacak. Bunun başarılıp başarılamayacağını göreceğiz. Ancak emek hareketi bütün toplumsal bölünmeleri dikine kesen bir dinamik olarak Erdoğan diktatörlüğünün ezberini bozacak tek potansiyel olarak duruyor.

Emek alanındaki son sendikal istatistikler HAK-İŞ'in üye sayısının ne kadar hızla arttırıldığını gösteriyor. MEMUR SEN'in büyük bir hızla en düşük üye sayısına sahip sendikadan yetkili sendika pozisyonuna getirilmesi ve son memur zammı sürecindeki tavrı ise resmi daha net görmemizi sağlıyor. AKP'nin mahalli teşkilatları ve dini oluşumlar eliyle yerleşim yerlerindeki örgütlenmelerini de bu sürecin parçası olarak görmek durumundayız. Erdoğan diktatörlüğü yeni kapitalist düzenin mağdurlarının rejim açısından bir tehdit oluşturmasının önüne geçmek için öncelikle onları gerek ekonomik rüşvetlerle gerek diktatörlük mekanizmasına bağlı örgütsel mekanizmalarda organize ederek etkisizleştirme operasyonunu güçlendirerek kendini yapılandıracak. "Zor" kullanma mekanizmaları bunun paralelinde örtülü bir tehdit veya gerektiğinde açık olarak kullanılan bir güç olarak yerini alacak. İslami ideoloji ve dini inanç söylemleri bütün bu rezilliği meşrulaştıran bir örtü olarak işlev gördü, görecek.

Başta emek hareketi ve tüm toplumsal muhalefet kesimleri olarak bu süreci görerek kendi mücadele programlarımızı, söylem ve pratiklerimizi gözden geçirmeli ve yarınlara hazırlanmalıyız.

* Emek hareketinden kastımız sadece çalışanların hak mücadeleleri değil, HES'lere karşı kır yoksullarının, kentsel yıkımlara karşı kent yoksullarının, çevre kıyımlarına karşı vatandaşların verdiği toplumsal mücadeleler ve benzerleridir.

 

sendika.org sitesinden alınmıştır

 

YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Bu Kategorideki Diğer Haberler
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık