OSMAN KAYA

ATATÜRK VE DİN -1


OSMAN KAYA
2 Temmuz 2013 Salı 19:44

Mustafa Kemal insanlık tarihinin en önemli simalarından biridir.O yok edilmek istenen bir milleti tarih sahnesine çekerek, adeta diriltmiştir.Ekibi olmasına rağmen Şevket Süreyya Aydemir in de belirttiği gibi son tahlilde tek adamdır.

Onun tek adam olmasının çeşitli nedenleri vardır elbette... Bunlardan biri onun attığı adımlara kimsenin cesaret edememesidir. İkincisi atacağı adımlarda adım atmasına neden olacak perspektiften, (geriye kalan kadronun onun perspektifinden) çok gerisinde olmalarıdır. O kelimenin tam anlamıyla bilimsel bir toplum kurmak istiyordu.... ve attığı adımlar hep bu çerçevede oldu.'' Hayatta en hakiki mürşit ilimdir- fendir.'' diyen bir önder, inşa edeceği yeni bir toplumu da elbette ki bilimin ışığında inşa edecekti...

Mustafa Kemal in bu yüce hedefinin önünde pek çok engel vardı.Bu engellerden biri din adına inşa edilen ve egemen olan dine karşı dindi.Dine karşı din Allah ın insanlığa gönderdiği dine karşı ama onun adına ortaya konan ve faşizmi, diktatörlüğü besleyecek dini anlayışın adıdır. Ağırlıklı olarak Muaviye den başlayarak Emeviler ce inşa edilen bir anlayıştır , dine karşı din.

Ama ne yazıkki Yavuzun Mısıra girişi ile beraber Osmanlı dünyasına ve oradan da tüm İslam dünyasının başına bela olmuştur bu yobaz din anlayışı...İşte Mustafa Kemal Atatürk bu yobazca yapıya karşı çıkmıştır, bu yobazca hareketlere dur demiştir.

Atatürk aydınlanma olgusunu bu topraklarda yeşermesinin altyapısını oluşturmuştur. Nedir aydınlanma?.... Bir kitaplık hacimde açıklama gerektiren bu soruya biz şimdilik Alman Filozof İmmanuel Kant ın bir sözüyle cevaplamakla yetiniyoruz:

“Aydınlanma, insanın kendisinin sorumlu olduğu gelişmemişliğinden kurtulmasıdır. Gelişmemişlik; bir başkasının yönlendirmesi olmadan kişinin kendi aklını kullanamamasıdır. Eğer bunun nedeni akıl yoksunluğu değil, bir başkasının güdümü olmadan aklı kullanma kararlılığı ve cesaretinin yokluğuysa, o halde gelişmemişliğin sorumlusu kişinin kendisidir.
Aydınlanmanın şiarı şudur: Sapere aude! Kendi aklını kullanma cesaretini göster!”

Evet... KENDİ AKLINI KULLANMA CESARETİNİ GÖSTER.

Bu gelişmişliğin , ilerlemenin, uygarlığın parolasıdır.Nerede akıl yoksa, orada aydınlanma yoktur. Aydınlanmanın olmadığı yerde ise uygarlıktan, hatta ve hatta insanlıktan bahsetmeye olanak yoktur.Çünkü aklın olmadığı yerde ancak kölelik vardır zulüm vardır, baskı vardır, rezalet vardır..

Din .... Sömürgenlerin elinde olursa şu söz yankılanır kulaklarda....:

''Mürid, mürşid-i kâmilin elinde, gassâl elindeki meyyit gibi olmalıdır. Gassal, meyyiti yıkamak için nasıl öteye beriye çevirirse, mürid de bütün arzu ve isteklerini terk etmeli, mürşidi karsısında bir varlık göstermemeli ki onu layıkıyla temizlesin ve menzil-i maksûduna eriştirsin.''

İşte bu din faşizminin ta kendisidir.

İslamla uzaktan yakından hiç alakası olmayan, ama yüzyılların birikmiş kirlerinde bulandırılarak '' din'' diye pazarlanan nice yanlışlar vardır ki bunlara baktıkça hayretten küçük dilini yutmamak mümkün değildir.

Mesela “Hadîka” adli kitabta on iki maddede özetlen bir konsept var:

1- Mürid, mürşidin fiil ve hareketlerine kalben itiraz etmemelidir. Eğer, anlayamadığı bir hareketini görürse onu hayra yorar. Bunu yapamazsa kendi anlayışını zayıf olarak kabul etmelidir. Burada Mûsâ ve Hızır aleyhisselam’in yolculuklarını kendisine örnek alır.(Bakınız, Kehf süresi/ 60-82)
Mürsid-i kâmilin emir ve hareketlerine itirazın çirkinliği, diğer bütün çirkinlikleri gölgede bırakır.
İtiraz eden mazur görülmez. Çünkü mürşid-i kâmile itiraz eden kendini öyle perdeler ki bu derdin ilacı yoktur. Basar ve basireti üzerine inen perdeyi kaldırabilmesi çok zordur. Neticede feyzi kesilir ve istifade edemez.
Bu yolun sâliki, sâlikleri perişan eden bu kötü hastalıktan şiddetle sakınmalıdır.

2- Gönlüne takılan ve kendisini meşgul eden şeyleri şeyhine anlatmalıdır ki şeyhi ilacını versin. Çünkü mürşid doktor gibidir. Eğer müridinin hallerine muttali olursa onun kurtulması için elinden geleni yapar. Bazen Allah onun hastalığını giderir. Mürid, derdini şeyhinin keşfen bilip yol göstermesini, kendiliginden tedavi etmesini beklememelidir. Gidip derdini anlatmalıdır. Çünkü keşfin şekilleri ve tezahürleri ayrı ayrı olduğu gibi bazen hata da vaki olabilir. Velilerin kesifte hata ettirilmesi, fakihlerin içtihat ta hata etmeleri gibidir. Ne var ki sahih bile olsa kimse onunla amel edemez. Mürşid müsaade etmedikçe kimse ondan bir hüküm çıkaramaz. Kendinle ilgili olan bir keşfi, bir emri, bir tedavi usûlünü muhafaza et, ifşa etme. Çünkü böyle konularda sana söylenen sadece sana aittir.

3- Mürid, talebinde, arzu ve gayesinde sâdık olmalıdır. Sıkıntı, mihnet ve meşakkat onu değiştirmemeli, kendisine kurulan hile ve tuzaklar azmini gevşetmemelidir. Mürşidine göstereceği sevgi, malına, evladına, ve canına göstereceği sevgiden daha fazla olmalıdır. Çünkü asil maksat Allah’a vasıl olmaktır. Bu ise ancak mürşidi vasıtasıyla gerçekleşecektir.

4- Duyduğu her söze aldırmamalı ve şeyhinin sahsına mahsus beşerî hareketlerine de iktida etmenin zarurî olmadığını bilmelidir. Mürid kendisine emredileni yapar. Şeyhinden her gördüğünün yapmaya zorlanmaz. Çünkü şeyhin bazı amelleri bulunduğu makam ve hale göredir. Mürşidin kendi yüksek makamında yaptığı basit görünen bir ameli mürid de aynen yapmağa kalkışırsa bu onun için zararlı olabilir.

5- Mürid kendine emredileni emredilen vakitte yapmalıdır. Geciktirmemelidir. Çünkü geciktirmesi feyzin kesilmesine sebep olabilir.
Mürid, şeyhinin telkin ettiği evrad ve ezkârı, teveccüh ve murâkabeyi emredildiği şekilde yapmalı, şeyhi eğer bütün evradını bırakmasını emrederse bırakmalıdır. Çünkü şeyhin firaseti o anda neyi emretmek gerekiyorsa onu emreder. Çünkü feraset Allah Teâlâ’nın nurundandır.

6- Kendi nefsini bütün mahlukattan hakir görmelidir. Hiçbir kimse üzerinde hakkı bulunduğu iddasına kapılmamalıdır. Allah’tan başkalarının haklarının sorumluluğundan ancak hak sahiplerine haklarını vermekle kurtulabilir. Eğer Allah’a vâsıl olmak istiyorsa zâhirini de, bâtinini da gizli ve açik kul haklarindan temizlemelidir. Bu şekilde de mâsivadan temizlenmedikçe maksuda vâsıl olamaz.

7- Şeyhinin hiçbir emrine hıyanet etmemelidir. Ona hürmet ve tazimde kusur etmemeye, hiçbir şekilde ona ters davranmamaya gayret etmelidir. Çünkü şeyhi onu muhakkak felaha erdirmek ister ve daima iyilikleri gösterir. Bu sebeple mürid, mürşidinin telkin ettiği zikir ile harab kalbini tamir etmeğe ve bütün varlığını saran gaflet ve havatırdan kurtulmağa çalışmalıdır.

8- Allah’ın zâtından başka hiçbir şeyi murad edinmemeli, dünya ve ahiret müridin muradı olmamalıdır. Yine mürid; makam, fenâ, bekâ gibi şeylerle meşgul olmayıp nefsini temizlemeye ve hallerini sünnet-i seniyyeye uyarak düzeltmeye çalışmalıdır. Bunun için de mürşidinin emir ve irşadı karsısında gassal elindeki meyyit gibi olmalıdır. Ne olursa olsun şeyhin sözünü reddetmemelidir. Kendi bildiği doğru bile olsa. Ayrıca bilmeli ve söyle inanmalıdır ki şeyhin hatası, müridin doğrusundan hayırlıdır. Mürşidi sormadıkça mürid hiçbir şeyi ona tarif etmeğe, anlatmağa kalkışmamalıdır.

9- Şeyhinin halifelerin ve onların hizmetlerini gören ve kendilerinden önce tarikata girmiş ve şeyhe sadakatle bağlı müritlerin emirlerini de yerine getirmelidir. Zâhiren diğer müritlerin amellerinden kendi ameli fazla bile olsa kendine bu sebeple varlık vermemelidir.

10-İhtiyacını şeyhinden başkasına açmamalıdır. Eğer şeyhiyle bir yerde bulunmuyorsa ve çok zaruret içinde kalmışsa ancak cömert ve müttakî bir salihten yardim istemelidir.

11-Öfkelenmekten sakınmalıdır. Çünkü öfke zikrin nurunu söndürür.

12-Talebelerle cedellesmeyi ve münakaşayı bırakmalıdır. Çünkü münâzara unutkanlık getirir. İnsanın beynini bulandırır. Eğer birine kızıp münâkasaya girmişse Allah’a istiğfar edip hatasını affetmesini, hakli bile olsa mağfiret edilmesini dilemelidir. Her gördüğüne hüsn-i zan beslemeli ve “belki Allah’ın velilerindendir” deyip ondan duâ talep etmelidir.

(Hadika kitabı, imam-ı Birgivi'nin Tarikat-i Muhammediyye'sinin şerhidir)

İşte aydınlanma olmaması durumunda tam anlamıyla faşizme ve kişi fetişizmine açık kapı bırakan bu anlayışın devamı durumunda demokrasi ve cumhuriyetin bu toplumda inşası asla mümkün olmayacaktı.

Mustafa Kemalin mücadelesi bu çerçevede din ile değil insan doğasına kan kusan '' dine karşı din '' ileydi.

O zaman Mustafa Kemal dine nasıl bakardı? sorusunu soralım...

bunun cevabını bizzat kendinden alalım...

*Din vardır ve gereklidir. Din gerekli bir kurumdur.Dinsiz milletlerin yaşamasına imkan yoktur.Yalnız şu varki din, Tanrı ile kul arasındaki bağlılıktır.''

*Milletimiz din ve dil gibi güçlü iki erdeme sahiptir. Bu erdemleri hiçbir güç ulusumuzun yürek ve vicdanından çekip alamamıştır.

*Allah , dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri , bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın diye yaratmıştır. En çok derecede yararlanabilmek için de bu gün evrenden esirgediği zekayı , aklı insanlara vermiştir.

* Bizim dinimiz, akla en uygun ve en doğal dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, bilime ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.

*Türk Milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam ona da öyle inanıyorum .Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor.

* Bütün İslam dünyasının övünç kaynağı olan İbni Rüştler, İbni Sinalar, İmamı Gazaliler, Farabiler gibi yüksek düşünceli kişilerin din bilginleri içinde ışıklı beyinleriyle varlık göstereceklerine eminim...

* Hz peygamber, bütün müslümanların ve kutsal kitap sahiplerinin bildiği üzere , Tanrı tarafından dini gerçekleri insanlık dünyasına duyurmaya ve anlatmaya görevli buyurmuşlardır ve adı peygamberdir.

Atatürk ün din ile ilgili ortaya koyduğu konseptin sac ayaklarını sıralarsak şunlar ortaya çıkar:

-DİN TOPLUMLARIN DEVAMI İÇİN GEREKLİDİR

-DİN VİCDAN MESELESİDİR

-DİN TOPLUMSAL BİR DEĞERDİR

-DİNDE RUHBANLIK YOKTUR

-DİNİMİZ KADINLARI İKİNCİ SINIF BİR VARLIK OLARAK GÖRMEZ

-DİN ADAMLARI AYDIN OLMALIDIR

-DİN İSTİSMARI, DİN SÖMÜRÜCÜLÜĞÜ , TAASSUP VE YOBAZLIK ÇOK TEHLİKELİDİR

-DİNDE DE BİLİM TEMELDİR

Atatürk ün siyasal konsepti din düşmanlığı üzerine değil aksine , kendi sözleriyle belirtelim:

'' Siyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun , dini bakımından eksik bile hissediyoruz.''

Atatürk ün anlayışına göre İslam Dünyası gerçek din olan islama uyduğundan dolayı değil, aslında din adına islam ın dışında olan şeylere sarıldığından dolayı bu hallere düşmüştür:

''İslam dünyası , dini gerçekler dairesinde Allah ın emrini yerine getirseydi , bu akibetlere maruz kalmazdı. Dinin emri çok çalışmaktır.''

(akhisar-1923)

Atatürk Kuranı ölüler kitabı olmaktan kurtarmış, onun anlaşılabilmesinin adımını atmıştır.İslam dininin asıl kaynağından öğrenilmesi için HAK DİNİ KURAN DİLİ adlı muhteşem eser, Atatürk ün isteği ile Elmalılı Hamdi Yazır hoca tarafından tam 12 yılda hazırlanmıştır.

Mustafa Kemal İslam Dinine olan saygısını göstermek adına TBMM ni cuma günü ve cuma namazından sonra dualarala açtırmıştır.

Diyanet , imam hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri kurdurmuştur.

Ünlü Hadis kitabı, SAHİHİ BUHARİ Atatürk döneminde sadeleştirilmiş ve ücretsiz halka dağıtılmıştır.

Yunanlıların yıktırdığı camiyi kendi imkanlarıyla onarttırmış ve yeniden ibadete açtırmıştır.( Bu caminin adı Mıhaliçcik Camidir.)

Hutbe okumuştur.

Savaşlardaki manevi boyuta işaret etmiştir.

İbadet özgürlüğü getirmiştir.

Evet ... Bir solukta kaleme aldığımız bu konu, kuşkusuz ki fırsat bulundukça daha çok ele alınacaktır. Ama bu toplumda bir cinayet işlenmektedir... O da Atatürk ün din düşmanlığı vurgusudur. Bu cinayetin perde

arkası tetikçileri emperyalistlerdir. Ama bu millet bu oyunu yutmayacaktır. Çünkü İstikbali kuşkusuz ki bu oyunu görmesinde ve karşı durmasında yatmaktadır.


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık