HASAN MESUT ÖNDER

SOĞUK SAVAŞ SONRASI "PAX AMERİCANA" DÖNEMİ


HASAN MESUT ÖNDER
3 Mart 2013 Pazar 12:50

Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber liberal ekonomik sistem ve Batı dünyası zaferlerini ilan ettiler. Bu zaferlerini “Tarihin Sonu” makalesiyle taçlandırdılar. Tarihin sonunu ilan etmek aslında şu anlama geliyor, liberal sistemin insanlığın ulaşabileceği en mutlak sistem olduğu ve bu sistemin aşılmasının mümkün olmadığı ve diğer sistemlere göre kalıcı olduğu, faşizmin, milliyetçiliklerin, sosyalizmin ve İslam’ın ürettiği sistemler karşısında zafer kazandığı iddiası sürekli vurgulanmaktadır. Fukuyama, artık siyasal anlamda yeni bir üretimin gerek kalmayacağına ve sadece ekonomik, bireysel ve toplumsal bazı ihtiyaçlar için bazı çözümler üretilebileceğine, liberal sistemin dünyanın bütün siyasal taleplerini karşılayabilecek bir sistem olduğunu, felsefeye, sanata vb. gibi değişim ve gelişim için önemli olan bilimlere gerek kalmadığını iddia etmektedir.  Fukuyama, bir anlamda modernitenin de sonunu ilan etmiştir. Modernite, önce dinin sonunu ilan etti, daha sonra ideolojilerin ve şimdi Fukuyama tarihin sonunu ilan etti. Din, tarih ve ideoloji insanlığın varoluşunu anlamlandıran en önemli çerçevelerdir. Bu sonun ilanı, sanatsız, felsefesiz, üretemeyen toplum yaratmak dışında başka bir anlam ifade etmemektedir. Fukuyama aslında şunu söylemekte; biz batı medeniyeti olarak 400 yıldır gelebileceğimiz en doruk noktaya geldik ve bu doruk noktayı aşabilecek ne felsefi ne de toplumsal dinamiklerimiz var. Artık biz bu düşünceyi (neoliberalizm)  ya bütün dünyaya yayacağız veya kendi içimize kapanıp yeni şeyler üretememenin vermiş olduğu durağanlıkla tarih sahnesinde eriyip gideceğiz. Bu anlayış, ABD’nin ve batının medeniyette ulaşabildiği bu doruk noktayı muhafaza etmek için liberal güvenlikçi bir sistem geliştirmiştir. Bu sistem, hem mevcut durumu korumak hem de gelebilecek tehditleri önlemek için bazı önleyici müdahalelere kalkışmıştır.

 

MODERNİTENİN SONU KÜRESELLEŞMENİN BAŞLANGICI

 

“Tarihin Sonu” makalesiyle bir anlamda modernitenin sonunun geldiği düşüncesine hizmet etmektedir. Çünkü artık siyasal anlamda bir gelişme olmayacak ve bütün insanlığın ulaşabileceği en kapsayıcı siyasal, ekonomik ve toplumsal değerler sisteminin liberalizm olduğu iddiası modernitenin de sonunun olduğu çıkarsaması yapılmasına yol açmaktadır. Küreselleşme, yüzeysel olarak bir değerin yerküreye yayılmasıdır. Tarihin sonunu savunan bu grup küreselleşmeden etkin bir biçimde istifade etmiştir. Sanayi Devrimi’nden sonra toplumlar, ticaretle ve bunun gibi etkileşimle beraber birbirlerini etkilemeye başlamış. Sanayileşmeyle beraber bütün toplumlar birbirine benzeyecek tezi, bir anlamda haklı çıkmıştır. Bunun yanında iletişim teknolojilerindeki bu büyük ilerleme sayesinde toplumlar arası ilişkiler ve toplumsal yakınlaşmalar artmış ve dünya âdeta küçük bir köy haline gelmiştir. Bu imkânları kullanmaya çalışan küreselleşmenin aktörleri, kendi hâkim değerlerini yaymak ve bunun dünyada hâkim olması için çabalar harcamışlardır. Küreselleşmeye karşı tepkiler oluşmuştur. Bu tepkilerden birincisi stoik tepki; küreselleşme karşısında hâkim kültürün veya siyasal değerin bütün dünyayı kendi değerlerine göre şekillendirmeye karşı alternatif ve uzlaşmacı ölçek büyütücü bir tepkidir. Bir toplumsal kesimin veya ulusun beklentilerinden ziyade bütün kesimleri kapsayan bir toplumsal uzlaşma olarak örneklendirilebilir. Sinik tepki ise, ölçek ne kadar büyürse büyüsün salt kendi içinde kalmayı tercih eden  bir tepkidir. Diyojen’in  İskender’e olan tepkisi, “Gölge etme başka ihsan istemem.” anlayışı yani “Ölçek ne kadar büyürse büyüsün ben kendi dünyamda ve gerçekliğimde mutluyum.” anlayışı sinik tepkiye verilecek en güzel örnektir. Sinik tepki, modernitenin evrensel gerçeklik fikrine alternatif olarak yerel değerleri ön planda tutar. Sinik tepkide plüralizm vardır ancak küresel ölçekte bir düzen oluşturulamaz. Stoik tepki, küresel ölçekte bir düzen oluşturma gayretidir, ancak despotiktir ve plüralizmi yok eder. Son olarak Epiküryen tepki; bireysel olarak mutluğu ve hayatın tadını yakalama algısıdır. Tüketim metasına dönüşen birey algısı olarak da ifade edilebilir. Mesela Coca-Cola’yı hayatın tek gerçeği ve anlamı gibi görüyor, McDonalds’ı vazgeçilmez bir yiyecek olarak görüyorsa, hayatı sadece fiziksel mutluluk olarak düşünüp bu yaşam algısına ayak uydurmaktır. Bu üç tepki de günümüzde çok sık karşılaşılan tepkidir. Bunu günümüzde yakından görmekteyiz. Mevlana ve Mevlevilik’in dünyanın birçok yerinde tanınması ve bunun özümsenmesi stoik bir tepkidir. Coca-Cola’nın reklâmında vazgeçilmez içecek olarak ve hayatın tadı olarak pazarlanması ve bireyinde bunu içselleştirmesi aslında Epiküryen tepkiye güncel bir örnek olacaktır. Yenidünya düzeninin oluşmasından sonra bu tepkilerin hangisinin kalıcı olacağı ortaya çıkacaktır.

                      

11 EYLÜL SONRASINDA OLUŞAN LİBERAL GÜVENLİKÇİ SİSTEM

 

ABD, 11 Eylül Saldırısı’nı toplumuna çok kolay izah edememiştir. ABD, savaşı filmlerde görmüştür ve savaş olup bittikten sonra anlatılan sadece sanatsal içerikle ve propagandayla bezenmiş gösterimlerle savaşı hissetmiştir ama 11 Eylül daha önce gördüklerinin aksine tam anlamıyla gerçek ve acımasızcaydı. Bu travma, toplumda güvenlik kaygılarını artırmıştır. ABD, bu kaygıları gidermek için yeni bir içe dönüş, yeni bir felsefi açılımdan ziyade tamamıyla faili bilen biri gibi başkasına saldırdı. Bütün açılımını özgürlük ve güvenlik dengesi üzerine kurdu. ABD, halkının güvenliği ve özgürlüğü için önleyici müdahalelerde bulundu. Zaten 11 Eylül sonrasında düzenlenen operasyonun adını da “Devamlı Özgürlük” olarak adlandırdılar. ABD, hep şuna inandı; “Biz öyle bir sistem kurarız ki bu sistem bize özgürlük alanı açacaktır.” Bu özgürlük alanını bazı göstermelik kavramlarla inşa ettiler ama içe dönüşü ve yeni felsefi açılımlar yapacak bu farklıkları içselleştirecek bir içe dönüşü sağlayamadılar. İşte 11 Eylül’ün etkisi bundan dolayı çok daha fazla hissedildi. Toplum tarafından oluşturulmuş bir devlet olmamasından dolayı ABD, ürettiği özgürlük, refah vb. gibi kavramlarla toplumu bir arada tutabilmektedir ABD’nin devlet algısı ve zihniyeti çökerse toplum da dağılır, oysa toplum tarafından kurulan devletler içe dönüş, yeni felsefi ve düzen kurmaya yönelik açılımlar üretim konusunda çok daha başarılıdır. 11 Eylül, böyle bir atmosferde orta çıktı, mevcudu korumak için başka hedeflerle meşgul olma yoluna gidildi ve burada bu düzenin korunması için güçlü bir liberal güvenlikçi sistem geliştirildi. Bu sistem, ilk önce İslam dünyasını hedef aldı. Daha önce oluşturulmuş olan sanal bir takım radikal örgütlerin de yardımıyla İslam dünyası kontrol edilmeye çalışılmıştır. ABD, düşünsel olarak bütün toplumları ve ülkeleri zapt etme algısı içinde ve kurduğu sistemlerle o bölgeleri sürekli bir denetim içinde tutma gayreti içindeydi. Bunu da sermayeyi çok iyi kullanarak yapıyordu. Finansal sistem aracılığıyla birçok ülkenin ekonomisini kontrol altında tutuyordu. Global sermaye, belli zamandan sonra ulus-devletler ve ABD ulus devletine rağmen politikalar izlemeye başlayınca ABD’nin inşa etmiş olduğu ulusun felsefi olarak parçalanması söz konusu oldu. Sermaye, salt kar odaklı çalışır, toplumsal çıkar ve değer gözetmez. Böyle olunca ABD’yi ulus yapan değerler sermayenin egemenliğiyle beraber yok olmaya başlamıştı. 11 Eylül, ABD’nin kuruluş değerlerine ve ulusunu inşa ettiği Amerikan değerlerine karşı bir politika güden küresel sermayeye bir dersti. ABD, 11 Eylül sonrasında  dünyayı zapt etme algısı içinde küresel sermayenin etkin olduğu ülkeleri etkisizleştirmek için enerji arzını kontrol  etti. 11 Eylül, sermaye ve  ABD ulus devlet değerleri  arasındaki çatışmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. ABD’nin ulus inşasında kullandığı değerler ABD fikrini oluşturmakta ve bu fikre zarar veren sermaye dahi olsa, bu bertaraf edilir. ABD, toplum tarafından kurulmuş bir devlet değildir, devletin inşa ettiği bir ulustur. ABD’nin bu açmazı, ABD’yi yeni felsefi açılımlar yapmaya  zorlamıştır. Bu açılım, siyahî  birinin  başkan olmasına kapı açmıştır.

 

            YENİ DÖNEM TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ

 

Obama, başkan olduktan sonra ilk yurtdışı gezisini Türkiye’ye  yaptı. Türkiye ziyareti oldukça dikkat çekiciydi, hatta bir konuşma esnasında  ezana kadar vakitlerinin olduğu vurgusunu yaparak  İslam’a olan saygısını  göstermiştir. Türkiye ziyaretine çok iyi hazırlandığı  açıktı, her cümlesi ve her adımı önceden iyice hazırlanıp sergilenmişti. Türk –Amerikan ilişkilerinin dönüm noktası  da Obama dönemi olmuştur. ABD, artık düşünsel olarak zapt etme anlayışından ziyade katılıma doğru entegrasyon politikalarını benimsemiştir. ABD, Bush sonrasında bütün farklılıklarını içselleştirmiş ve bir siyahı yani öteki olanı başkan seçmiştir. Osmanlı Devleti, bunu  yüzyıllar öncesinde ve yüzyıllardır yaptı, hem de adaletle süreklilik arz eden ve ilkesel yaklaşımı gerektiren  bir felsefi açılımdır. Türkiye, Osmanlı’nın bakiyesi olması hasebiyle bu yönetim zihniyetinin  farkındadır. Bu farkındalık, Türk -Amerikan ilişkilerini stratejik ortak olma yoluna götürmüştür ve  bu ortaklık gelecek 20 yılda da devam edecektir. Türkiye, Obama döneminde stoik bir katkı yapma fırsatı bulmuş ve bu fırsatla bölgesel güç olma yolunda ilerlemektedir. Türkiye, kendi içinde toplumsal bir uzlaşı sağlayamaz ve kendi farklıklarını içselleştiremezse küresel güç olma imkânını kaybeder. Osmanlı, Yakındoğu’daki bütün farklılıkları içselleştirerek yönetmiştir. Yakın gelecekte Türkiye’nin  yeni rolü Yakındoğu’nun  patronluğudur. Türkiye, kendi güvenlikçi sisteminden kurtulup, içerde irticayı tehdit olarak görmekten kurtulup demokrasiyi özümseyen ve tarihsel ortaklığımızın olduğu bütün uluslar için çözüm üretme zorunluluğu içinde olmalıdır. Sınırların olmadığı bir ülke hayaliyle…

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık