TAYLAN KAYA

Yerel direnişlerden direniş hareketine: Yağmaya ve talana karşı yaşamı savunalım


TAYLAN KAYA
5 Ocak 2015 Pazartesi 00:18

Bugün sermaye, doğaya ve yaşam alanlarımıza yönelik yağma politikalarında aynı anda ve birçok cephede; daha sistematik, daha azgın bir saldırganlıkla yol almaya çalışıyor. Değişen ve kapsamı genişleyen bu saldırganlığı durdurabilmek için direnişin de artık bir bütün olarak yaşamı savunma hedefiyle örgütlenmesi gerekiyor. Bugüne kadar HES, termik, maden, taş ocağı, nükleer gibi pek çok başlıkta ayrı ayrı gündemleri olan yerel ve bölgesel direniş örgütleri kurduk. İşte bugün bu başlıkların tamamını içeren, bir bütün olarak doğayı ve yaşamı savunan yerel, bölgesel ve ülke çapında direnişi örgütleyecek direniş örgütünün  yaratılması gerekiyor

Doğaya ve yaşam alanlarına dönük sermaye saldırıları arttıkça, bu saldırılara karşı halk direnişleri de yaygınlaşıyor. Neoliberal yağmanın doğamıza ve yaşam alanlarımıza dönük saldırı stratejisi çok önceden kurgulanmış olsa da, tek tek bazı örneklerin dışında topyekün bir yağma harekatına dönüşmesi AKP iktidarıyla birlikte oldu. Bu saldırının görünür hale gelmesi ve toplumsal mücadelelerin başlıca gündemlerinden biri olması ise özellikle HES projelerinin uygulamaya konması ve buna karşı gelişen yerel halk direnişleriyle mümkün oldu. Çünkü sayısı binlerle ifade edilen HES projeleri, neredeyse eş zamanlı olarak uygulamaya kondu ve buna paralel olarak da ülke çapında yüzlerce vadi HES karşıtı direnişlere sahne oldu.

Doğanın ve yaşam alanlarımızın yağması elbette HES projeleri ile sınırlı değildi. Derelerimiz bir bir sermaye sahiplerine satılmak istenirken, aynı zamanda  taş ocakları, çöp tesisleri, çimento fabrikaları, 2B talanı, madenler, termik santraller, nükleer santraller ve en son olarak da Yeşil Yol projesi ile doğamız ve yaşam alanlarımız sermaye kuşatması altına alındı. Sermaye saldırısı farklı farklı başlıklar altında ama bir bütün olarak doğamıza ve yaşam alanlarımızı hedef alarak gerçekleşiyor. Bu yağmaya karşı direnişlerin ise, ayrı ayrı başlıklara sınırlanmış mücadele stratejisiyle  -kısmi kazanımlar elde etse de- mutlak bir zafer elde etmesinin mümkün olmadığı yine mücadele süreci içerisinde görüldü.

Yerel direnişlerden yaşam savunmasına

Doğanın ve yaşam alanlarının talanına karşı ilk direnişler, yerellerin kendine özgü dilleri ve araçlarıyla, açığa çıkardığı örgütlenme modelleriyle bir dönemi geride bıraktı. Bu dönem aynı zamanda, yaşam savunucularının doğaya ve yaşam alanlarına dönük çok boyutlu saldırının henüz farkında olmadıkları ve doğrudan kendi yaşam alanlarına dönük saldırılara karşı reflekslerle fiili direnişleri örgütledikleri bir dönemdi. Bu sebeple, bu süreç içerisinde oluşturulan platform, dernek gibi direniş örgütlerinin mücadele yöntemi, işleyişi ve kapsamı da sadece kendi alanının/mekanının direnişini örgütleme amacıyla sınırlanıyordu. Tam da bu yüzden mücadelelerin yerellerin sınırlarına hapsolması, direnişleri de zayıflatan en önemli etken haline dönüşmüştü. Örneğin bir vadide HES’lere geçit vermeyen insanlar, kendi vadilerinin kurtulması niyetiyle komşu ilçedeki bir vadide HES yapılmasını onaylayan pozisyona düşebiliyordu.

HES karşıtı mücadele içerisinde bile böylesi durumlar yaşanırken, işin bir de farklı farklı başlıklar altında çeşitli direnişlerin birbirinin zeminlerini oymaya neden olan mücadele çizgilerinin yarattığı tahribat açığa çıktı. Yani, yağmanın bütün yaşam alanlarımıza yayılmaya başladığı dönemlerde, bazen HES karşıtları rüzgar ve güneş enerjisini, bazen termik ya da nükleer karşıtları HES’lerin yapılmasını alternatif olarak önermeyi kendi kurtuluşları zannedebildi. Bu tür etkenler zaman zaman iş makinelerinin yaşam alanlarımıza girişini kolaylaştırdı.

Parça parça direnişlerden direniş hareketine bir deneyim: Derelerin Kardeşliği Platformu

Derelerin Kardeşliği Platformu da işte böylesi bir sürecin ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıktı. Özellikle HES mücadelesinin sadece bir çevre mücadelesi olmadığı ve HES’lerin, kapitalist yağma siyasetinin, suyun ticarileştirilmesi, doğanın metalaştırılması stratejisinin bir parçası olduğunun bilince çıkarılması ve parça parça direnişlerin büyük bir dayanışma ilişkisi içerisinde ortak bir direniş hareketine evrilmesi Derelerin Kardeşliği Platformu’nun başarısıdır. Doğaya ve yaşam alanlarımıza dönük saldırıya karşı Doğu Karadeniz halkının direniş örgütü olan Derelerin Kardeşliği Platformu ile daha en başından, kapitalist yağmanın HES’lerle sınırlı olmadığı ve  topyekün bir saldırıyla karşı karşıya olunduğu bütün mücadele alanlarında dillendirildi ve aynı zamanda bir çizgi olarak da örgütlendi.

Mücadele çizgisini bir bütün olarak doğa ve yaşam alanı savunusuna genişletelim

Ancak yerel direnişlerin karakter olarak çoğunlukla doğrudan saldırı anında fiili direnişler halinde örgütlenişi dolayısıyla direnişlerin içeriği de direniş örgütleri de neoliberal yağmanın bütün başlıklarına birarada karşı koyacak örgütlenmeleri açığa çıkaracak biçime evrilemedi. Ama, bugün gelinen nokta HES’lere, siyanürlü maden aramalarına, termiğe, nükleere, çöp tesislerine, taş ocaklarına, Yeşil Yol’a, kent yağmasına karşı direnenlerin bir arada mücadele etmesini gerektiriyor. Çünkü artık bütün bu saldırılar aynı anda ve aynı mekanlarda sürdürülüyor. Yani HES’lere karşı direnenlerin, artık o vadinin tepesinden geçen Yeşil Yol’a, dolayısıyla taş ocaklarına, dolayısıyla maden arama faaliyetlerine karşı direnmesi zorunlu hale geldi. Artık yaşam savunucularının görevi mücadele çizgisini bir bütün olarak doğa ve yaşam alanlarının savunusuna genişletmek ve bu çizginin bütün mücadeleleri kucaklayan direniş örgütünü yaratmak olmalıdır. Şimdiye kadar geliştirilen direniş yöntemleri ve varedilen direniş örgütlerinin açığa çıkardıkları pratiklerin olumlu ve olumsuz yönlerine dönük değerlendirmeler, bugün ihtiyacımız olan direniş örgütünün nasıl olması gerektiğine ve pratikte nasıl yaratılacağına dair sorularımızın cevaplarının önemli bir kısmını da kendi içinde barındırmaktadır.

Direniş örgütüne dair

Doğanın ve yaşam alanlarımızın talanına karşı ülke çapındaki direnişler, birçok yerde tamamen olmasa da önemli oranda örgütsel formlara ulaştı. Bu örgütler, en genel anlamda çıkış noktaları  doğanın ve yaşam alanlarının savunması olsa da, işleyiş, söylem ve nihai hedefler açısından fazlaca çeşitlilik gösteriyor. Bu çeşitlilik sadece mücadelelerin özgün zenginliğinin ifadesi değil; aynı zamanda talepler, sermaye kesimleriyle ilişkiler, tercih edilen mücadele yöntemleri açısından aşılması gereken önemli bazı sorunların da varlığını işaret ediyor. Şimdiye kadar üretilen deneyimlerden de dersler çıkararak bu sorunları aşmak üzere bazı başlıklar altında öneriler yapmak mümkün.

1.Mücadelenin içeriği-siyasallaşması sorunu:

Öncelikle  mücadele alanlarında ilk karşılaşılan ve doğru şekilde aşılması gereken sorun, insanların nasıl bir saldırıyla karşı karşıya olduğunun ve neye karşı mücadele ettiğinin gerçek anlamda bilincine sahip olmayışı. Bu durum, sermaye işbirlikçisi kimi STK’ların mücadelenin içeriğini daraltarak ya da hedef çarpıtarak direnişleri yönlendirmesi gibi tehlikelere kapı aralıyor.  HES’lere karşı mücadelenin ilk zamanlarında Doğa Derneği ve Su Meclisi bu işlevle görevlendirilmiş STK’ lar idi. Aynı işlevi Yeşil Yol ve madenler konusunda şimdi DOKA ve DOKAP üstlenmiş durumda. Buradan hareketle, yaşam savunucuları bir yandan yaşam alanlarına dönük yağma harekatına karşı barikatlarını, direniş çadırlarını kurarken, aynı zamanda önemli bir görev olarak da karşı karşıya olunan saldırının kaynakları ve nihai hedefleri konusunda, saldırının bütün muhataplarıyla ortak bilinçlenme çalışmalarını önemli bir görev olarak önüne koymalıdır. Sorunun kaynağı siyasi iktidar eliyle yürütülen, kapitalizmin neoliberal yağma stratejisidir ve nihai hedefleri ise doğamızı ve bütün yaşam alanlarımızı sermayenin talanına açarak, bizleri yersiz yurtsuz bırakıp kendi yaşam alanlarımızın mültecileri haline getirmek; kar hırsıyla doğanın altını üstüne getirmektir. Saldırının kaynağını ve hedeflerini bu şekilde tespit edince, direnişi de doğamızın ve yaşam alanlarımızın savunulması için bu yağma düzeninin adı olan kapitalizme ve onun emrindeki siyasi iktidarlara karşı direniş olarak örgütleyebiliriz.

Yerel direniş örgütlerinde mücadelenin içeriğinin net bir şekilde ortaya konulamayışı, özellikle ülke çapında halkın siyasal meselelere daha çok dikkatini çevirdiği seçim dönemlerinde inisiyatif alınamaması sonucunu doğuruyor. Yöneten ve yönetilen ilişkilerinin bir nebze de olsa daha fazla sorgulandığı, halkın taleplerinin daha çok gündemde olduğu seçim dönemlerinde, yaşam savunucuları da, kendi mücadelelerinin taleplerini gündemleştirmenin ve hatta seçimlerin belirleyici unsuru olmanın araçlarını üretebilir. Düzen partilerinin halkın karşısına çıktığı bu dönemlerde yapılan çalışmalar, bir yandan da mevcut düzen içerisindeki siyasi partilerin yaşadığımız sorunların çözümü için adres olmadığının ve asıl gücün talepleri etrafında örgütlenmiş olan halk hareketlerinin olduğunun görülmesi ve gösterilmesi açısından önemlidir. DEKAP’ın referandum dönemindeki, gerekçelerini HES karşıtı mücadelenin başlıkları ile içeriklendiren “Hayır” çalışması ve yine seçim süreçlerinde “HES yapanlara, doğamızı katledenlere oy verme” başlığıyla yapılan çalışmalar, direniş hareketlerinin politikleşmesine katkı sunan çalışmalardır.

  1. Mücadelede kullanılan dil ve araçlar

Yaşam savunucuları, bugüne kadar gelişen mücadele süreci içerisinde kaynağını yerelin özgünlüğünden alan dil, söylem ve araçlar üretme konusunda oldukça zengin bir arşiv/birikim oluşturdu. Kitlesel direnişlerin örgütlendiği ve doğaya ve yaşam alanlarımıza dönük talanın durdurulduğu her yerde, üretilen söylemin, kullanılan dilin ve araçların hem direnişin kitleselleşmesinde ve hem de saldırının durdurulmasında oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu amaçla,  köylerde, mahallelerde, kahvehanelerde yapılan toplantı ve tartışmalar, direniş nöbetleri sırasında yapılan sohbet ve etkinlikler, video gösterimleri, köy şenlikleri oldukça anlamlı sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bununla birlikte akademik/bilimsel desteğin sağlanması ve panel vb etkinliklerle hem bilgilendirme amaçlı ve hem de insanların biraraya gelmesine yardımcı olacak çalışmaların yapılması da önemli. Birçok yerel direniş örgütünün, bu gibi etkinliklerden sonra alınan kararlarla oluşturulduğunu pratik süreç içerisinde gördük. Anlatmaya, anlamaya, tartışmaya ve iknaya dönük olan bu çalışmalarda kullanılan dil ve üretilen söylemlerin yerelin özgünlüğünden beslenmesi; siyasal olanın yerele tercüme edilmesi gerekiyor. Bu yüzden direnişlere kazandırmamız gereken  politik içerik ve söylemlerimizi direnişlere dışarıdan aktarmaktan öte, bu içerik ve söylemlerin, her bir yerelin kendi koşulları içerisinde ve kendi diliyle yeniden üretilmesine çaba sarfedilmelidir.

Yaşam savunucularının direnişlerinin olduğu yerlerin büyük çoğunluğunda, yerel kültür, alışkanlıklar, akrabalık ilişkileri gibi etkenler bazen avantaj sağlarken, bazen de kullanılan dil ve yöntemler dolayısıyla dezavantaja dönüşebilmektedir.  Örneğin Trabzon’un Çaykara ilçesinde yapılmak istenen HES’lerin bir kısmının yapımını yörenin kalabalık sülalelerinden birine mensup bir müteahhitin üstlenmesi üzerine, o sülalenin tümüne kapsayacak şekilde “Çete” ifadesinin kullanılması, sülalenin HES yapımını üstlenen kişiyi sahiplenmesine ve dolayısıyla HES inşaatının önünün açılmasına neden oldu.

Direnişlerin kitleşelleşmesini, yaygınlaşmasını ve dayanışma  ilişkilerinin örülmesini sağlayan en önemli araçların başında sosyal ağlar geliyor. Özellikle okumak ya da çalışmak üzere yaşadıkları köylerden şehirlerden ayrılan gençler, doğup büyüdükleri yerlere dönük saldırılara karşı duyarlılık gösteriyor. Çoğu zaman direnişin doğrudan içinde bulunma imkanı olmayan genç insanlar, daha çok sosyal ağlar üzerinden yaşam alanlarındaki direnişleri sahiplenip, bu direnişlerin duyulmasına ve dayanışma ve destek ilişkilerinin kurulmasına katkı sağlıyorlar. Yaşam savunucuları bu durumu dikkate alarak sosyal ağları etkin bir şekilde kullanmaya çaba sarfetmelidir. Bu alanın etkin bir şekilde kullanılması, aynı zamanda sanatçılarla, aydınlarla, gazetecilerle de destek ilişkileri kurulmasına imkan sağlıyor.

  1. Direnişin sürekliliği

Doğayı ve yaşam alanlarını savunmak üzere kurulan direniş örgütlerinde mücadeleyi sürekli kılmanın zorlukları yaşanıyor. Yerel direnişlerin daha çok fiili saldırıya karşı o anda fiili direniş biçiminde gerçekleşmesi, her an dinamik bir mücadele sürecinin örgütlenmesini zorlaştırıyor. Sermaye sahipleri de, güçlü direnişlerin örgütlendiği alanlardan belirli dönemler için uzak durarak, bu direnişlerin sönümlenmesine ve içeriden çözülmesine çalışıyor. Direnişin kitlesel ve güçlü olduğu alanlarda dinamizmin yitirilmesi, daha zayıf direnişlerin olduğu alanların da böylesi motivasyon unsurlarından da yoksun kalmalarına yol açıyor. Bu yüzden, direnişlerin dinamizmini ve kitleselliğini koruyacak çalışmalar yapılmalıdır. Bu anlamda kitlesel birlikteliklerin sağlanacağı panel, çalıştay, konser gibi etkinlikler dönemsel ihtiyaçlara göre tercih edilebilir. Aynı zamanda sermaye saldırısının dönemsel olarak durduğu direniş alanlarından, saldırının yoğunlaştığı alanlara dönük destek ve dayanışma ilişkilerinin kurulması da hem direnişi canlı tutmak hem de destek ilişkisi kurulan direnişleri güçlendirmek gibi iki yönlü etki sağlıyor.

  1. Hukuksal mücadelenin fiili direnişler içerisindeki yeri

Sermayenin neoliberal yağma politikalarına karşı yaşam savucularının direnişlerinin önemli bir ayağını da hukuksal mücadeleler oluşturuyor. Hemen hemen bütün direnişlerde, direnişin başlarında genel eğilim olarak doğamıza ve yaşam alanlarımıza yönelik saldırılara karşı hukuki mücadelenin  bir yol olarak izlenmesi tercih ediliyor. Saldırının muhatabı olan yerellerdeki insanlar, devletle, polisle, jandarmayla karşı karşıya gelmeden önce hukuksal süreçleri sonuna kadar işletmeye çalışıyor. Ancak süreç boyunca halkın lehine olan pek çok mahkeme kararının uygulanmaması ya da etrafından dolanılması; aynı zamanda da çıkarılan pek çok yeni yasa ve yönetmelikle sermaye talanının önünün açılmış olması, bugün halen mahkemelerden yaşam sanucuları lehine kararlar çıksa da, hukuksal mücadeleden ziyade fiil mücadelenin öne çıkmasına yol açtı.

Hukuksal mücadeleler  bugüne kadar yaşam savunucularının bir çok kazanım elde etmesini sağladı. Ancak, bazen de fiili halk direnişlerinin ya en başından hiç açığa çıkmamasına ya da bu direnişlerin mahkemelere havale edilerek pasivize edilmesine sebep oldu. Çünkü  her direniş alanında, özellikle devlet kurumlarıyla ilişikili olan, fiili direnişlerden çekinen şahıslara denk gelmek mümkün. Bu şahısların ilk önerisi, dava açılarak direnişin hukuki zeminlerde sürdürülmesi oluyor. Bugüne kadar devletin kolluk güçlerinin de desteğiyle yapılan böyle bir sermaye saldırısıyla karşılaşmamış olan insanlarda da bu öneri çoğunlukla kabul görüyor. Bu yüzden yaşam savunucularının,  hukuksal mücadeleyi tek başına bir mücadele yöntemi olarak değil ama fiili halk direnişlerinin mücadelede kullanması gereken bir araç olarak görmesi gerekiyor.

  1. Kadınlar yaşam savunmasının en önünde

Yaşam savunucularının direnişi bir bakıma da bir kadın direnişi olarak sürüyor. Çünkü doğanın ve yaşam alanlarımızın yağmasına karşı direnişlerin en önünde ve kitlesel olarak hep kadınları görüyoruz. Direniş alanlarında erkekler daha çok gençlerle temsil edilirken, en yaşlısından en gencine her yaş kuşağından kadınları görmek mümkün. Yerel kültürün ve geleneklerin baskısı altında sokağa çıkmayı, slogan atmayı, pankart tutmayı ayıp sayan anlayışa önemli oranda teslim olan erkeklere rağmen, kadınlar yaşam alanlarını savunuyorlar. Doğayla ve yaşam alanlarıyla daha çok ilişkili olan ve bu saldırı doğrudan kendilerine ve aynı zamanda çocuklarımızın geleceğine yapılmış bir saldırı olduğunun bilincinde olan kadınların direnişi, erkeklere de cesaret veriyorlar.

Ülkemizin hemen hemen her bölgesinde kadınlar, sermaye talanına karşı en önlerde olsalar da, direniş örgütlerinde durum hiç de öyle değil. Yaşam savunucularının mücadele içerisinde var ettikleri direniş örgütlerinin yürütme mekanizmalarında kadınlar yok denecek kadar az sayıdalar. Direnişin en kararlı ve en kitlesel  yürütücüleri olan kadınların direniş örgütlerinde de buna paralel temsil edilmesinin sağlanması, direnişleri daha güçlü ve daha karalı kılacaktır.

  1. Direniş örgütlerinde işleyiş

Yaşam savunucularının direniş örgütleri çok çeşitli olsa da birbirine benzer mekanizmalarla işleyiş sağlandığı için, karşılaşılan sorunlar da çoğunlukla birbirine benziyor. Özellikle bireysel kariyer derdinde olan insanlar, yaşam savunucularının direniş örgütlerinin yürütme mekanizmalarında yer alarak buraları bir temsil alanı ve sıçrama tahtası olarak kullanmaya çalışıyorlar. Bu sayede bazıları mesleki alanlarında tanınırlığını artırırken, bazıları da siyasi partilerin çeşitli pozisyonlarında adaylık hakkı kazanmanın peşinde koşuyorlar. Bu durum direniş örgütlerinde, yürütücü mekanizmaları elinden bırakmak istemeyen kişiler eliyle bürokratik bir işleyişin hakim kılınmasına yol açıyor. Böylece neoliberal yağmayı durdurmak üzere örgütlenen direniş örgütleri, bu hedefin ve iddianın gerisine düşerek bazı kişilerin ihtiyaçlarına uygun hareket eden yapılara dönüşüyor. Bu durum doğayı ve yaşamı savunanların yerellerde yanyana gelmesini ve aynı zamanda ülke çapında bir direniş hareketi örgütlemesini zorlaştırıyor. Bu yüzden direniş örgütlerinin yürütücü mekanizmalarında temsiliyetin, direnişin önüne geçmesine engel olunmalıdır. Bu amaçla, yürütme mekanizmalarında mümkün olan en geniş sayıda yaşam savunucusundan oluşturulması, temsiliyetin süreli olması, başkanlık gibi bürokratik mekanizmaların oluşturulmaması, birden fazla kişinin sözcülük yapabilmesi, geri çağırma gibi yöntemler kullanılabilir.

Sonuç Olarak

AKP iktidarı ve sermayenin doğamıza ve yaşam alanlarımıza dönük  saldırılarına karşı bugüne kadar önemli direniş mevzileri yaratıldı. Yaşam savunucularının kurduğu barikatlar kimi yerlerde güçsüz kalıp yıkılmış olsa da sermayenin talanı bir çok yerde durduruldu. Yaşam savunucularının kendi ihtiyaçları doğrultusunda, kendi pratikleri üzerinden yarattığı direniş örgütleri de doğal olarak dönemin ihtiyaçlarını karşılayan biçim ve niteliklere sahipti. Ancak bugün sermaye, doğaya ve yaşam alanlarımıza dönük bu yağma girişiminde, aynı anda ve bir çok cephede; daha sistematik, daha azgın bir saldırganlıkla yol almaya çalışıyor. İşte değişen ve kapsamı genişleyen bu saldırganlığı durdurabilmek için, yaşam savunucularının da bu yeni duruma göre pozisyon almaları gerekiyor. Neoliberal yağma bir bütün olarak yaşamı kuşatma altına alıyor ve direnişin de artık bir bütün olarak yaşamı savunma hedefiyle örgütlenmesi gerekiyor. Bugüne kadar HES, termik, maden, taş ocağı, nükleer gibi pek çok başlıkta ayrı ayrı gündemleri olan yerel ve bölgesel direniş örgütleri kurduk. İşte bugün bu başlıkların tamamını içeren, bir bütün olarak doğayı ve yaşamı savunan yerel, bölgesel ve ülke çapında direnişi örgütleyecek direniş örgütünün  yaratılması gerekiyor.

Not: Yıllardır yerel direnişlerden, Derelerin Kardeşliği Platformu çatısı altında büyüttüğümüz mücadelelerden edindiğimiz deneyimlerle şekillenen bu tartışmaları  29-30 Kasım 2014’te Halkevleri’nin Ankara’da gerçekleştirdiği Çalıştay’a taşımıştık.  Yazımın ana çerçevesi Çalıştay günlerinde yapılan tartışmalarla da zenginleşen biçimiyle asıl olarak Çalıştay’da gerçekleştirdiğim konuşma ekseninde şekillenmiştir.


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık